Ve gene tüm beyazlığıyla önümden geçti… merhaba deyip zamansız bir öpüşme geldi, pek de esrarı kalmamış, sıradan yavan sohbetler, dersten konuşmaya çalışmalar, hemen beş dakika sonrası neler yapılacağının planları peş peşe sıralandı ve birden yarım ağızla söylenmiş bir “merhaba” sesi; gene aynı şekilde hırıltılı, kulak tırmalayıcı ve bir o kadar da şehvetli çıkıvermişti . Aynı şekilde karşılık verdim olabildiğimce soğuk ve de heyecanımı içime hapsetmeye çalışarak… Fakat o da ne? bir el uzandı. Hava soğuk değildi, bahar havasının akşamüstü serinliği vücudu yer yer yalıyor, yer yer de çimdikliyordu fakat ellerim üşüyordu. Annemin sözlerini tutup o burjuvazinin gözde kelimesi organiği de işin içine katarak söylenen pekmezden içmem gerekiyordu. Ter, avucumun içinden süzülmeye fırsat bulamadan havadaki tozla birleşip avucumun tam orta yerinde minik bir bataklık oluşturuyordu. Belki gayr-i ihtiyari belki, mahcubiyet ile belki de refleks bilemiyorum; avucumu mavi kotumun sağ üst tarafına zımbara yapan marangoz ustası edası ile sürdüm, güya avucum daha temiz olacaktı. Belki de adrenalimin fazla salgısından belki de gereksiz titiz bünyemden bilemiyorum, gün sonu olduğunu aklıma getiremedim. Pantolonum belki de daha fazla kurutulmayı bekleyen bataklık parçaları ile doluydu. Bir anlık tereddütten sonra ben de elimi uzattım. Tam bir kavrama durumu gerçekleşmedi, bunda eline sürdüğü kremin elbette ki etkisi vardı.
Devam Edecek...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder